Advert
Oktay EROL
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Aydın sorumluluğu

Aydın sorumluluğu

Seksen kuşağı tartışma platformlarını sever. Yeni bilgiler öğrenmek, yeni bilgi taşıyıcıları bilmek, konuşmacıları tanımak ister. Uğur Mumcu’nun “bilgi olmadan düşünce sahibi olunmaz” sözü o yıllardan…

featured
Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Advert

Seksen kuşağı tartışma platformlarını sever. Yeni bilgiler öğrenmek, yeni bilgi taşıyıcıları bilmek, konuşmacıları tanımak ister. Uğur Mumcu’nun “bilgi olmadan düşünce sahibi olunmaz” sözü o yıllardan… Üretimin, geleceği yaşanılır kılmanın “bilgi” odaklı olduğunu, “emeksiz” değerlerin sabun köpüğü gibi yerinde durmayacağını bilir, onun için seksen kuşağı. Kendine “aydın” denilmesinden hoşlanmazsa da “aydınlanmanın” önündeki engellerin kalkmasını, yaşadığı dönemin sorunlarını sorgulamayı, çıkış yolları aramayı, herkesin bu duyarlılıkta olması gerektiğine inanır…

Liseli yıllarımızda, darbeden üç yıl önceydi. Evinden çıkıp, arabasına doğru eşiyle birlikte yürürken pusu kuran caniler katletmişti Bedrettin Cömert’i; ışıklarda uyusun… Dergilerde, gazetelerde yazılarını okurduk bizim kuşak hep. Toplumun aydınlanmasına adamıştı kendini. Salt “kendi yaşadıklarını değil, başkalarının yaşadıklarını, yaşadığı tarihsel süreci de sorgulamak” diye tanımlardı “aydın” olmayı. Sorgulamanın, cumhuriyetin bir kazanımı olduğunu söylerdi. Yazılarının birçok tümcesini arkadaşlarla tartıştığımızı anımsıyorum; katledildiği gün de acı kaplandığımızı…

***

Geçtiğimiz pazar günü düzenlenen “Cumhuriyet ve Aydın Sorumluluğu” panelini izlerken o yılları anımsadım… Geçen onlarca yıllara karşın “aydınlanma” yakalanamamış, her geçen gün “aydınlığın” bir köşesi karartılmış, o dönemin gençliğinin gerisine çekilmişti her şey… Şimdi “yeni Türkiye” diyenler kaşınacak biliyorum; Hiçbir şey o dönem olduğu gibi değil şimdi, kimse o günlerin “tanımlanamaz” umutlarını taşımıyor, yaşananları tartışmıyor/ gelecek öngörüsünde bulunmuyordu! Hoş ya; bunu da “iktidar” çok seviyor… Biz bu dönem “eğitim görmeyenler bizim için daha yararlıdır” diyenlere tanık olmadık mı, çeyrek yüzyıldır içi her yeni gelen bakanca iyice boşaltılan “müfredatla” çocuklarımız eğitilmedi mi, bilim derslerinin içi boşaltılmadı mı? başka nasıl bir sonuç bekleniyordu ki?

Örneğin, bizden sonraki kuşağa “Fahriye Abla denilince ne anımsıyorsun” diye sorduğunuzda “Ahmet Muhip Dıranas’in şiir kahramanı” yanıtını almanız olanaksız; büyük olasılıkla aynı addaki filmin başrol oyuncu “Müjde Ar” diyecekleridir. Yalnız bu değil emek, emeğin karşılığı, üretim, el becerisi, yeni bilgi edinme gibi konularda hep gerilerde olduklarına tanık olacaksınız… Neden acaba?

***

Deniz Zeyrek, Sedef Kabaş, Mehmet Aslantuğ ile Gamze Taşçıer’in katılımıyla gerçekleşen, açılış konuşmasını Adana’nın seçilmiş Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın yaptığı panelde bunları düşündüm. Seçilmiş Başkan Karalar’ın “aydın sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin sayısı her geçen gün büyüyor, bugün yaşanan olumsuzlukların nedeni de bu” diyerek yaptığı eleştiri aslında “aydınlanma” konusunun öznesi… Kimse yaşamın gerisinde kalmak istemedi, kimse yaşamın içinde bocalamayı seçmedi, ancak “sorumluluklarını” yerine getirmeyenlerin bedelini bugünün kuşağı ödüyor acımasızca…

Yeni kuşakla birlikte insanların “yaşadıklarını” sorgulayamaz durumda olması gerekiyordu! “Bana değmeyen yılan bin yaşasın/ gemisini yürüten kaptan/ işini bilen memur iyidir” anlayışının belleklerde yer edinmesi için bu bir zorunluluktu! Dünyada sekiz milyar insan yaşasa da, yurdumuzda yaşayan yurttaşların burumu onlardan başkaydı; iyiyi/ güzeli/ ileride olanı istemek değil, daha kötüyü/ beterin beterini görmemek için “biat etmek/ şükretmek” gerekiyordu!

***

Seçilmiş Başkan Karalar’ın bir saptamasına yer vermek istiyorum: “Ben diyorum ki Türkiye başka bir yere evriliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim açısından endişe duyuyorum. Hiçbir belediye başkanı görevini kötüye kullanan bir şey yapmaz. Hepimiz büyük bir sorumlulukla görev yapıyoruz. Bizim her şeyimiz açık, her şeyimiz saydam… Bakın Adana’ya ya da başka kentlere; önceden paralar nasıl kullanılıyordu, şimdi nasıl kullanılıyor? Önceki işler hangi parayla yapılıyordu, şimdi hangi parayla yapılıyor? Onun yanı sıra biz, yani beş yılda deprem yaşadık, pandemi yaşadık. Sözümona bizim her şeye karşın yurttaşla kurduğumuz iletişim, o güven rahatsız ediyor. Yani eskiden “ya bunlar yapamaz” dedikleri, “bunların dikili ağaçları bile yok” dedikleri siyasal parti; bütün belediye başkanları çok başarılı olunca, yurttaşa yakın olunca, sosyal yardım da yapınca bir tedirginlik başladı… Seçim kaybıyla ilgili bir tedirginlik başladı. Bunun için endişe duyuyorum…”

Seçilmiş Başkan Karalar’ın dile getirdiği “Türkiye başka bir yere evriliyor” saptaması, aslında paneldeki tüm konuşmacıların ortak kaygısıydı. Gelecek kaygısı, sanat kaygısı, gençlik kaygısı, geçim kaygısı, özgürlük kaygısı… Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu rejimin geleceğine yönelik bu kuşkular, Karalar’ın saptamasından öte, sorumluluk taşıyan her yurttaşın yüreğinde bir yumruydu aslında… Belediye başkanlarının başarılı işler yapmasının, halkla kurulan güven bağının birilerini rahatsız etmesi, aslında aydınlanma yürüyüşünün önündeki en büyük engellerden biri.

Mehmet Aslantuğ; sinema oyuncu olduğunca, çeşitli sosyal platformlarda adından söz ettiren, sistem yanlılarına karşı tepkisini göstermekten uzak durmayan, iş bulup/ bulmama zorluklarına boyun eğmeyen bir sanatçı. Panelin ilk konuşmacısı…  Adana’nın ekinsel birikimine vurgu yaparak, “dokunarak yaşayan” kent tanımını yaptı. Adana ile Yaşar Kemal’in/ Orhan Kemal’in yapıtları arasında kurduğu bağın ekinsel önemini belirtti.

***

Aslantuğ’un bundan sonra dedikleri oturup üzerinde konulacak konular… Panelin konusu hem “cumhuriyet”, hem de “aydın sorumluluğu” olunca, ne anlam çıkarılmasını şöyle anlattı; “Cumhuriyet yalnız bir yönetim biçimi değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilinçtir, bu bilincin korunması da herkese düşer, herkes nöbetini tutar…”

“Cumhuriyet” ile birlikte bir ulus durağanlıktan kurtulmuştur… İçe kapanmaktan/ yöneteme kul olma baskısından/ anlamadığı dile hapsolmaktan/ hakları gasledilmekten kurtulmuş; birey olmuştur, kadınların seçim hakkı olmuştur, geçmiş kuşaktan öğrendikleri/ gelecek kuşağa bırakacakları olmuştur. Onun için de “cumhuriyet bir bilinçtir, korumak için nöbet tutmak zorunludur!”

Ya “aydın sorumluluğu…” Aslantuğ’a göre “aydın”; başta bedel ödemeyi göze almaktı… Yalnız “bilmek/ düşünce üretmek” ile sınırlandırılması doğru değildi, yitirme pahasına karşı durmaydı/ uğraş vermeydi… Sanatın estetik anlamının dışında toplumsal olayların tanıklığı ödevini de yerine getirmesi gerektiğine vurgu yaparken “sanatçı topluma birebir ayna tutmaz, kırık ayna gibi gerçekleri yansıtır” dedi. Aslantuğ, konuşmasının sonunda, yeni bir dille yeni bir anlayışın zorunluluğuna değindi.

***

Cumhuriyetin kazandırdığı ‘birey olma’ hakkının meclis çatısı altında yer yer dile getiren Gamze Taşçıer, panelin diğer konuşmacısı… Bir politikacıdan “aydın” tanımını duymak/ beklemek o denli kolay değil! “Aydın” denildiği zaman ötelenen, önü kesmeye çalışılan, konuşturulmayan, gerekirse sorgulama odalarında gündüzleri gecelerine karışan kaç örnek versek azdır! Taşçıer, “Aydın” kimliğini anlatırken; “bedel ödemeyi göze alan” saptamasına yer verip, tarafsız olamayacağını, adalet/ özgürlük/ demokrasi anlayışıyla iç içe olduğunu dile getirdi. Cumhuriyet’in kuruluşunda “taraflar” oldukları bilinen, bedel ödemeyi göze alanların verdikleri uğraş sonucunda kazanımlar elde edildiğine vurgu yaptı. “Aydın” olmak “taraf” olmaktı; haksızlığa, açlığa, hukuksuzluğa ödün vermemekti…

“Kadın devrimidir,” dedi Taşçıer, Cumhuriyet’in özünü tanımlarken. Kadının varlığını evden çıkarıp kamusal alana taşıyan, ona seçme, seçilme hakkı tanıyan bu büyük dönüşümün, bugün neden karşı duruş sergilendiğini sarsıcı bir biçimde sergiledi. Bir politikacı olarak, yaşanan sorunların temelinde bu tarihsel kazanımların aşındırılmak istenmesinin yattığını dile getirirken, cumhuriyetin kadınlara sunduğu özgürlük alanının daraltılmasının, aslında toplumun tamamını soluksuz bırakılması anlamına geldiğini belirtti.

İşte Taşçıer’in “kadın devrimi” olarak nitelediği Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkmak, Karalar’ın en başta işaret ettiği o “evrilme” kaygısına karşı en güçlü duruştur. Aydın sorumluluğu; baskıyla daraltılmak istenen bu özgürlük alanını genişletmek, birey olmanın onurunu her şeyin üzerinde tutmaktır. Birileri hep bedel öderken, “iktidarlara” yakın olanlar hep üst basamaklara tırmanıyor, haksızlıklara boyun eğiliyordu. Onun için; yaşanan tüm tıkanmışlıkların aşılması, ancak aydının bu tarihsel süreçte korkusuzca “taraf” olmasıyla olanaklıydı. Bu dik duruş, Karalar’ın dile getirdiği o toplumsal endişeyi umuda dönüştürecek tek yoldur.

Aydın sorumluluğu
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Advert
Advert
Giriş Yap

Sol Medya ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin