Seksen kuşağı tartışma platformlarını sever. Yeni bilgiler öğrenmek, yeni bilgi taşıyıcıları bilmek, konuşmacıları tanımak ister. Uğur Mumcu’nun “bilgi olmadan düşünce sahibi olunmaz” sözü o yıllardan… Üretimin, geleceği yaşanılır kılmanın “bilgi” odaklı olduğunu, “emeksiz” değerlerin sabun köpüğü gibi yerinde durmayacağını bilir, onun için seksen kuşağı. Kendine “aydın” denilmesinden hoşlanmazsa da “aydınlanmanın” önündeki engellerin kalkmasını, yaşadığı dönemin sorunlarını sorgulamayı, çıkış yolları aramayı, herkesin bu duyarlılıkta olması gerektiğine inanır…
Liseli yıllarımızda, darbeden üç yıl önceydi. Evinden çıkıp, arabasına doğru eşiyle birlikte yürürken pusu kuran caniler katletmişti Bedrettin Cömert’i; ışıklarda uyusun… Dergilerde, gazetelerde yazılarını okurduk bizim kuşak hep. Toplumun aydınlanmasına adamıştı kendini. Salt “kendi yaşadıklarını değil, başkalarının yaşadıklarını, yaşadığı tarihsel süreci de sorgulamak” diye tanımlardı “aydın” olmayı. Sorgulamanın, cumhuriyetin bir kazanımı olduğunu söylerdi. Yazılarının birçok tümcesini arkadaşlarla tartıştığımızı anımsıyorum; katledildiği gün de acı kaplandığımızı…
***
Geçtiğimiz pazar günü düzenlenen “Cumhuriyet ve Aydın Sorumluluğu” panelini izlerken o yılları anımsadım… Geçen onlarca yıllara karşın “aydınlanma” yakalanamamış, her geçen gün “aydınlığın” bir köşesi karartılmış, o dönemin gençliğinin gerisine çekilmişti her şey… Şimdi “yeni Türkiye” diyenler kaşınacak biliyorum; Hiçbir şey o dönem olduğu gibi değil şimdi, kimse o günlerin “tanımlanamaz” umutlarını taşımıyor, yaşananları tartışmıyor/ gelecek öngörüsünde bulunmuyordu! Hoş ya; bunu da “iktidar” çok seviyor… Biz bu dönem “eğitim görmeyenler bizim için daha yararlıdır” diyenlere tanık olmadık mı, çeyrek yüzyıldır içi her yeni gelen bakanca iyice boşaltılan “müfredatla” çocuklarımız eğitilmedi mi, bilim derslerinin içi boşaltılmadı mı? başka nasıl bir sonuç bekleniyordu ki?
Örneğin, bizden sonraki kuşağa “Fahriye Abla denilince ne anımsıyorsun” diye sorduğunuzda “Ahmet Muhip Dıranas’in şiir kahramanı” yanıtını almanız olanaksız; büyük olasılıkla aynı addaki filmin başrol oyuncu “Müjde Ar” diyecekleridir. Yalnız bu değil emek, emeğin karşılığı, üretim, el becerisi, yeni bilgi edinme gibi konularda hep gerilerde olduklarına tanık olacaksınız… Neden acaba?
***
Deniz Zeyrek, Sedef Kabaş, Mehmet Aslantuğ ile Gamze Taşçıer’in katılımıyla gerçekleşen, açılış konuşmasını Adana’nın seçilmiş Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın yaptığı panelde bunları düşündüm. Seçilmiş Başkan Karalar’ın “aydın sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin sayısı her geçen gün büyüyor, bugün yaşanan olumsuzlukların nedeni de bu” diyerek yaptığı eleştiri aslında “aydınlanma” konusunun öznesi… Kimse yaşamın gerisinde kalmak istemedi, kimse yaşamın içinde bocalamayı seçmedi, ancak “sorumluluklarını” yerine getirmeyenlerin bedelini bugünün kuşağı ödüyor acımasızca…
Yeni kuşakla birlikte insanların “yaşadıklarını” sorgulayamaz durumda olması gerekiyordu! “Bana değmeyen yılan bin yaşasın/ gemisini yürüten kaptan/ işini bilen memur iyidir” anlayışının belleklerde yer edinmesi için bu bir zorunluluktu! Dünyada sekiz milyar insan yaşasa da, yurdumuzda yaşayan yurttaşların burumu onlardan başkaydı; iyiyi/ güzeli/ ileride olanı istemek değil, daha kötüyü/ beterin beterini görmemek için “biat etmek/ şükretmek” gerekiyordu!
***
Seçilmiş Başkan Karalar’ın bir saptamasına yer vermek istiyorum: “Ben diyorum ki Türkiye başka bir yere evriliyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim açısından endişe duyuyorum. Hiçbir belediye başkanı görevini kötüye kullanan bir şey yapmaz. Hepimiz büyük bir sorumlulukla görev yapıyoruz. Bizim her şeyimiz açık, her şeyimiz saydam… Bakın Adana’ya ya da başka kentlere; önceden paralar nasıl kullanılıyordu, şimdi nasıl kullanılıyor? Önceki işler hangi parayla yapılıyordu, şimdi hangi parayla yapılıyor? Onun yanı sıra biz, yani beş yılda deprem yaşadık, pandemi yaşadık. Sözümona bizim her şeye karşın yurttaşla kurduğumuz iletişim, o güven rahatsız ediyor. Yani eskiden “ya bunlar yapamaz” dedikleri, “bunların dikili ağaçları bile yok” dedikleri siyasal parti; bütün belediye başkanları çok başarılı olunca, yurttaşa yakın olunca, sosyal yardım da yapınca bir tedirginlik başladı… Seçim kaybıyla ilgili bir tedirginlik başladı. Bunun için endişe duyuyorum…”
Seçilmiş Başkan Karalar’ın dile getirdiği “Türkiye başka bir yere evriliyor” saptaması, aslında paneldeki tüm konuşmacıların ortak kaygısıydı. Gelecek kaygısı, sanat kaygısı, gençlik kaygısı, geçim kaygısı, özgürlük kaygısı… Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu rejimin geleceğine yönelik bu kuşkular, Karalar’ın saptamasından öte, sorumluluk taşıyan her yurttaşın yüreğinde bir yumruydu aslında… Belediye başkanlarının başarılı işler yapmasının, halkla kurulan güven bağının birilerini rahatsız etmesi, aslında aydınlanma yürüyüşünün önündeki en büyük engellerden biri.
Mehmet Aslantuğ; sinema oyuncu olduğunca, çeşitli sosyal platformlarda adından söz ettiren, sistem yanlılarına karşı tepkisini göstermekten uzak durmayan, iş bulup/ bulmama zorluklarına boyun eğmeyen bir sanatçı. Panelin ilk konuşmacısı… Adana’nın ekinsel birikimine vurgu yaparak, “dokunarak yaşayan” kent tanımını yaptı. Adana ile Yaşar Kemal’in/ Orhan Kemal’in yapıtları arasında kurduğu bağın ekinsel önemini belirtti.
***
Aslantuğ’un bundan sonra dedikleri oturup üzerinde konulacak konular… Panelin konusu hem “cumhuriyet”, hem de “aydın sorumluluğu” olunca, ne anlam çıkarılmasını şöyle anlattı; “Cumhuriyet yalnız bir yönetim biçimi değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilinçtir, bu bilincin korunması da herkese düşer, herkes nöbetini tutar…”
“Cumhuriyet” ile birlikte bir ulus durağanlıktan kurtulmuştur… İçe kapanmaktan/ yöneteme kul olma baskısından/ anlamadığı dile hapsolmaktan/ hakları gasledilmekten kurtulmuş; birey olmuştur, kadınların seçim hakkı olmuştur, geçmiş kuşaktan öğrendikleri/ gelecek kuşağa bırakacakları olmuştur. Onun için de “cumhuriyet bir bilinçtir, korumak için nöbet tutmak zorunludur!”
Ya “aydın sorumluluğu…” Aslantuğ’a göre “aydın”; başta bedel ödemeyi göze almaktı… Yalnız “bilmek/ düşünce üretmek” ile sınırlandırılması doğru değildi, yitirme pahasına karşı durmaydı/ uğraş vermeydi… Sanatın estetik anlamının dışında toplumsal olayların tanıklığı ödevini de yerine getirmesi gerektiğine vurgu yaparken “sanatçı topluma birebir ayna tutmaz, kırık ayna gibi gerçekleri yansıtır” dedi. Aslantuğ, konuşmasının sonunda, yeni bir dille yeni bir anlayışın zorunluluğuna değindi.
***
Cumhuriyetin kazandırdığı ‘birey olma’ hakkının meclis çatısı altında yer yer dile getiren Gamze Taşçıer, panelin diğer konuşmacısı… Bir politikacıdan “aydın” tanımını duymak/ beklemek o denli kolay değil! “Aydın” denildiği zaman ötelenen, önü kesmeye çalışılan, konuşturulmayan, gerekirse sorgulama odalarında gündüzleri gecelerine karışan kaç örnek versek azdır! Taşçıer, “Aydın” kimliğini anlatırken; “bedel ödemeyi göze alan” saptamasına yer verip, tarafsız olamayacağını, adalet/ özgürlük/ demokrasi anlayışıyla iç içe olduğunu dile getirdi. Cumhuriyet’in kuruluşunda “taraflar” oldukları bilinen, bedel ödemeyi göze alanların verdikleri uğraş sonucunda kazanımlar elde edildiğine vurgu yaptı. “Aydın” olmak “taraf” olmaktı; haksızlığa, açlığa, hukuksuzluğa ödün vermemekti…
“Kadın devrimidir,” dedi Taşçıer, Cumhuriyet’in özünü tanımlarken. Kadının varlığını evden çıkarıp kamusal alana taşıyan, ona seçme, seçilme hakkı tanıyan bu büyük dönüşümün, bugün neden karşı duruş sergilendiğini sarsıcı bir biçimde sergiledi. Bir politikacı olarak, yaşanan sorunların temelinde bu tarihsel kazanımların aşındırılmak istenmesinin yattığını dile getirirken, cumhuriyetin kadınlara sunduğu özgürlük alanının daraltılmasının, aslında toplumun tamamını soluksuz bırakılması anlamına geldiğini belirtti.
İşte Taşçıer’in “kadın devrimi” olarak nitelediği Cumhuriyet kazanımlarına sahip çıkmak, Karalar’ın en başta işaret ettiği o “evrilme” kaygısına karşı en güçlü duruştur. Aydın sorumluluğu; baskıyla daraltılmak istenen bu özgürlük alanını genişletmek, birey olmanın onurunu her şeyin üzerinde tutmaktır. Birileri hep bedel öderken, “iktidarlara” yakın olanlar hep üst basamaklara tırmanıyor, haksızlıklara boyun eğiliyordu. Onun için; yaşanan tüm tıkanmışlıkların aşılması, ancak aydının bu tarihsel süreçte korkusuzca “taraf” olmasıyla olanaklıydı. Bu dik duruş, Karalar’ın dile getirdiği o toplumsal endişeyi umuda dönüştürecek tek yoldur.
Seçilmiş Başkan Karalar’ın panelin başında altını çizdiği “Türkiye başka bir yere evriliyor” uyarısı, aslında hepimiz için bir yol ayrımının tanımlıyor. Bu evrilme, yalnızca bir yönetim biçiminin değişmesi olarak umursamazlıkla geçiştirilecek bir olgunun ötesinde; toplumsal belleğin silinmesi, Cumhuriyetin temel taşlarının yerinden oynatılmasıydı. İşte bu noktada aydın olmak; yaşanılan tarihsel dönemi tüm çıplaklığıyla kavramayı, bu sinsi dönüşümün kodlarını doğru okumayı zorunlu kılıyordu. Geçmişin kazanımlarıyla geleceğin belirsizliği arasında sıkışan toplum, ancak bu tarihsel süreci doğru anlamlandıran bir akılla düzlüğe çıkabilirdi. Bilginin, sorgulamanın yerini “biat” kültürünün aldığı bu dönemde, aydınlanma çabası artık bir seçim değil, bir varoluş nöbetine dönüşmüştü…
Karalar’ın bu sarsıcı saptamasının ardından söz alan konuşmacılar, bu tarihsel karanlığın nasıl aşılacağına ilişkin konuştular… Korku ikliminin insan yaşamında açtığı derin yaraları, gerçeklerin üzerindeki örtüyü kaldırmanın bedelini konuşmak gerekiyordu. Şimdi, bu ağır sorumluluğu omuzlayan iki ismin daha; Sedef Kabaş ile Deniz Zeyrek’in söylediklerini dinleyelim…
***
Sedef Kabaş’ın kürsüdeki duruşu, aslında ilk yazımızda andığımız Bedrettin Cömertlerden bugüne taşınan o “dik duruşun” güncel bir yansıması gibiydi. “Gerçeğin peşinde olmak bedel gerektirir” derken, bu sözün salt bir cümle olmadığını, özellikle yaşadığı hücrelerden, susturulmaya çalışılan kürsülerden süzülüp geldiğini salondaki izleyiciye yaşattı. Kabaş’a göre aydın; konforlu alanını terk eden, “iktidarın” sofrasına değil, halkın sofrasına/ sorununa ortak olandır. Bugün toplumu tutsak alan o ağır “korku iklimini” dağıtmanın tek yolunun, bireylerin “hayır” diyebilme istencinden geçtiğini vurguladı.
Seksen kuşağının o tartıştıkça çoğalan, sorguladıkça bilenen bakışını anımsatırcasına; gerçeklerin üzerindeki örtünün ancak bedel ödemeyi göze alanlarca kaldırılabileceğini anlattı. Kendi yaşadığı baskıları, haksız tutuklamaları birer acıntı olarak değil, aydın olmanın ödenmesi gereken doğal vergisi olarak niteledi. “Eğer susarsak, yalnızca kendi sesimizden değil, çocuklarımızın geleceğinden de ödün vermiş oluruz” uyarısı, cumhuriyetin bir “kadın devrimi” olduğu gerçeğiyle birleşince salondaki etki daha da derinleşti. Kabaş, aydın sorumluluğunu; yalanın saltanatına karşı gerçeğin kalesi olmak, onu ne pahasına olursa olsun geri adım atmamak olarak tanımladı. Onun bu kararlı tutumu, aydınlanmanın yalnızca bir düşünce akımı değil, aynı zamanda bir “karakter sınavı” olduğunu bir kez daha kanıtlar nitelikteydi. Hep “bulaşıcılıktan” söz edilir ya; Kabaş’a göre “korku bulaşıcıysa cesaret de bulaşıcıdır”, ödün verilmemeliydi…
***
Deniz Zeyrek, söze Adana’nın ekinsel derinliğine, yazınına duyduğu saygıyla başlayarak, bu kentin kendi düşünsel evrenindeki yerini vurguladı. Onun için aydın olmak; en başta “eleştirel akla” sahip çıkmak, yanlışı kimden gelirse gelsin korkusuzca söyleyebilmekti. Bugün Türkiye’de medyanın siyasal, ekonomik bir kuşatma altında olduğunu belirten Zeyrek, gazeteciliğin bir “gerçeği savunma” kavgasına dönüştüğünü anlattı. Cumhuriyetin laik temelinin toplumsal barışın tek güvencesi olduğunu anımsatarak, bu değerlerden ödün vermenin karanlığa kapı aralamak anlamına geldiğini savundu.
Zeyrek’e göre aydın, korkuya teslim olup köşesine çekilen değil; gerçeği/ cesaretle topluma yaymakla yükümlü olduğunu, bedel ödemenin/ aydın olmanın kaçınılmaz bir parçası durumuna geldiğini vurgularken, sessiz kalmanın toplumsal bir yıkım getireceği uyarısında bulundu. Özellikle gençlere seslenerek; hayal ettikleri ülkenin ancak kendi mücadeleleriyle kurulabileceğini, umudun ise bu dirençli duruşta saklı olduğu saptamasını yaparken, panelin “sorumluluk” vurgusunu geleceğe bağlayan en somut köprülerden biri olduğunu söyledi.
***
Bedrettin Cömertlerden bıraktığı o ağır bayrak; Karalar’ın endişesinde, Aslantuğ’un “kırık aynasında”, Taşçıer’in “kadın devriminde” olduğu kadar; Kabaş’ın “bedel ödeyen gerçek” vurgusunda, Zeyrek’in “eleştirel akıl” çağrısında da anlam buldu. Aydın olmak; dün olduğu gibi bugün de konforu değil bedel ödemeyi, sessizliği değil taraf olmayı seçmekti…
Cumhuriyet; sanatçısından gazetecisine, siyasetçisinden yerel yöneticisine dek her birinin omuzlarında yükselen bir varoluş nöbetiyse eğer, bu nöbeti tutmak; sinsi bir evrilmeye karşı gerçeğin sesini yükseltmek zorunluluktur. Çünkü aydın sorumluluğu, yalnız tanıklık etmek değil; geleceği bu ortak dirençle yeniden var etme kararlılığıdır.
Ne için olduğu anlaşılmayan, olayın yaşandığı yer diye belirtilen Adana’dan binikiyüz kilometre uzakta/ Silivri’de tutu kalan, sonrasında göreve dönme süreci uzatılan Seçilmiş Başkan Karalar’ın “Türkiye başka bir yere evriliyor” uyarısını, siyasal gözlemin ötesinde düşünmek zorundayız; çünkü hepimizin yaşamına dokunan bir tarihsel kırılma noktası vurgulanmak istenen… Bu evrilme, Cumhuriyetin temel taşlarını yerinden oynatırken, aydın olmanın sorumluluğunu daha da ağırlaştırıyor; aydın olmanın, salt geçmişi anımsamakla olmayacağı; geleceği kurmak için bugünü doğru okumanın gerektiği belirtiliyor…
Bugün yaşadığımız dönemde bilginin yerini “biat” kültürüne bıraktığı yadsınamaz! O da “iktidarca” sıkça yineleniyor, gizlenmeden… Sorgulamanın yerine suskunluk, üretimin yerine tüketim, emeğin yerine kolaycılık konuluyor istenerek… Oysa Cumhuriyetin en büyük kazanımı, yurttaşın kendi aklıyla karar verebilmesiydi. Bu kazanımın aşındırılması, toplumu edilgen bir kalabalığa dönüştürme çabasının en belirgin göstergesidir. İşte bu noktada aydın olmak, bir varoluş nöbetine dönüşüyor.
***
Panelde dile getirilen sözler, bu nöbetin farklı yüzlerini ortaya koydu. Aslantuğ’un “kırık ayna” metaforu, gerçeğin parçalı ama yine de yansıtılabilir olduğunu anımsattı. Taşçıer’in “kadın devrimi” vurgusu, Cumhuriyetin özünü kadınların özgürleşmesinde buldu. Kabaş’ın “cesaret bulaşıcıdır” sözü, korku iklimine karşı en güçlü panzehiri işaret etti. Zeyrek’in “eleştirel akıl” çağrısı ise, aydın olmanın en temel koşulunu yeniden günümüze taşıdı.
Bu sözlerin ortak paydası, aydın sorumluluğu düşünsel bir görev olmakla birlikte, toplumsal bir bedel olduğudur. Bedel ödemeyi göze almayan, sessizliği seçen, tarafsızlık adı altında geri duran kimseden aydın olarak söz edilemez. Çünkü aydın olmak, taraf olmaktır; haksızlığa karşı, hukuksuzluğa karşı, özgürlüğün daraltılmasına karşı taraf olmaktır.
Bugün genç kuşakların önünde duran en büyük görev, bu nöbeti devralmaktır. Onlara bırakılan kalıt, yalnızca kitaplar, şiirler, anılar olmamalı; aynı zamanda sorumluluk bilinci anlamı taşımalı. Bedrettin Cömert’in bıraktığı ağır bayrak, Mumcu’nun “bilgi olmadan düşünce sahibi olunmaz” sözü, Karalar’ın endişesi, Aslantuğ’un kırık aynası, Taşçıer’in kadın devrimi, Kabaş’ın cesareti, Zeyrek’in eleştirel aklı… Hepsi bir bütün olarak gençliğe sesleniyor: “Bu nöbeti sürdürün.”
***
Aydın olmak, konfor değil elbette… Sessizliği değil sözü, edilgenliği değil direnci, karanlığı değil ışığı seçmektir. Cumhuriyetin varoluş nöbeti, sanatçısından gazetecisine, siyasetçisinden öğretmenine, öğrencisinden işçisine dek herkesin omuzlarında yüklüdür. Bu nöbeti tutmak, geçmişe saygıyla birlikte; geleceğin bugünden alacağıdır da….
Bugün Türkiye’nin evrildiği yön, bir yol ayrımıdır. Ya bu nöbet tutulacak ya da sessizliğe gömülecek her şey… Aydın olmak, işte bu yol ayrımında doğruyu seçmektir. Çünkü aydın sorumluluğu, tanıklık etmenin ötesinde; geleceği bu ortak dirençle yeniden var etme kararlılığıdır.
***
Cumhuriyetin ışığını taşımak, tarihsel görev; aynı zamanda bir etik yükümlülüktür. Bu yükümlülük, her kuşağın kendi payına düşen bedeli ödemesiyle yerine getirilir. Bugün gençler için bu bedel, özgürlük alanlarını korumak, bilginin değerini savunmak, gerçeğin sesini yükseltmektir. Aydın olmak, bu sorumluluğu üstlenmekten kaçmamak, korku prangasına karşı durmaktır.
Çünkü korku bulaşıcıysa, cesaret de bulaşıcıdır. Bir kişinin dik duruşu, bir toplumun umudunu yeniden yeşertebilir. İşte bu nedenle aydın olmak, yalnızca bireysel bir seçimin ötesinde; toplumsal bir zincirin halkasıdır. Bu zincir koparsa, Cumhuriyetin ışığı söner. Ama zincir güçlenirse, gelecek yeniden kurulabilir. Bugün bu zinciri güçlendirmek için yapılacak her küçük adım, yarının büyük dönüşümüne katkı sağlayacaktır. Bir öğretmenin sınıfta özgür düşünceyi savunması, bir sanatçının sahnede gerçeği dile getirmesi, bir gazetecinin korkmadan yazması, bir yurttaşın haksızlığa karşı sesini yükseltmesi… Hepsi aynı nöbetin birbirinden ayrılmaz parçaları… Aydın olmak, bu parçaları birleştirmek, toplumu yeniden ışığa taşımaktır.
***
Seçilmiş Başkan Karalar’ın “Türkiye başka bir yere evriliyor” uyarısı, bir siyasal gözlem olarak tanımlansa da toplumun yaşamına dokunan bir tarihsel kırılma noktası olduğunu unutmamak gerekir…. Çünkü aydın olmak, geçmişi anımsamakla birlikte; geleceği kurmak için bugünü doğru okumaktır.110426



